Önceki bölümü henüz okumadıysanız tıklayınız.

Ötüken Dağı ardındaki küçük kasabada hayat başlamıştı, bir önceki günden farklı olarak. Kasabanın girişinde yürüyerek gelen delikanlının, daha fazla takati kalmamıştı. Yorulmuştu ama belli etmemeye çalışıyordu. Her yiğit gibi o da bir cengaverin kusurunu belli etmeyeceğini biliyordu. Başı sarıkla kaplıydı. Görünen sadece gözleriydi. Kasabalı bir ulak olsa gerek diye düşünüyordu. Meydanda bulunan pınarın başına gidip, kana kana su içti önce. Sonra hanın yolunu tutmadan önce demirciye uğradı. Yolda bulduğu kılıcı bir kaç altına satmak niyetindeydi.

Demirci selam verdi önce ardından nereden geldiğini, adını sordu yabancıya. Delikanlı ırak diyarlardan geldiğini isminin Merih olduğunu söyledi. Kılıcı ormanda karşılaştığı itbaraklardan aldığını söyledi. Kendisini taşıyan atını bu yüzden kaybettiğini onca yolu yürüyerek gelmesinin sebebinin bu olduğunu söyledi. Demirciler böyle alışverişleri severlerdi. Kim olsa hayır demezlerdi satılması istenen ganimetler için. Ne de olsa tamir edip daha fazlasına satabilirlerdi. O da bir kaç altına aldı kılıcı. Merih teşekkürlerini iletip hana yollandı.

Aslında yollanmadan önce merak ettiği soruyu sormak istedi. Geri döndü ve mankurtlardan birisinin burada yaşayıp yaşamadığını sordu demirciye. Demirci irkildi önce. Tedirgin oldu. Mankurtlar geçmişi unutturulan kölelere hitap etmek için kullanılırdı. Birini tanıdığını söyledi. Saçları ağarmış geçmişini arayan bir adamdan. Sürekli kendisine, yaratıkların öldürdükleri askerlerden aldıkları zırhları kendisine sattığını söyledi ve ekledi “Bugün sabah erkenden bir şeyler daha getirdi yanında birde hanım muhafız vardı. Onun adını kimsenin bildiğini sanmıyorum ama ona burada herkes Müstereb der. Bir medyumdur. Ölü büyücüsü. Ölüleri diriltir, kontrol eder. Kimse sevmez onu burada. Kimseler sevmez medyumları. Yaklaşık bir iki haftadır burada. Bir ara sorduğum soruma cevap olarak geçmişini aradığını söylemişti. Belki aradığın odur.”

Merih eliyle selam verip uzaklaştı oradan. Handa geceleyecek ve yemek yiyecek kadar parası vardı artık. Ne kadar süredir yolda olduğunu bilmiyordu. Ne erzağı ne de parası kalmıştı. Ama aradığını bulabilme umudu onu hiç bir şeye kızmasına, hayıflanmasına sebep vermiyordu. Hana yaklaşmıştı artık. Büyükçe bir yapıydı. Gündüz vakti olduğu için kimsecikler yoktu içeride. İçeri girdi ve kalacak bir oda sordu hancıya. Daha cevabı beklemeden bir masaya oturdu ve sıcak bir çorba istedi. İçerisi herhangi bir handa olduğu gibi sıradandı. Etrafa göz gezdirirken hancıda çorbasını masasına koydu. Kalacak yerinin olduğunu söyledi ve yerini tarif etti.

Merih uzun süre ayakta durmaktan oturmanın ne kadar harika bir his olduğunu içinden geçirdi. Az biraz ötede hanın kapısından hışımla giren bir kadın bendeperver (Muhafız satıcısı) ve iki muhafızı içeri girdi. Hancı önünü kesti. Ne istediğini sordu ve bu öfkenin, acelenin sebebini sanki kadını yatıştırmak istercesine kibar ve yumuşak bir sesle sordu. Merih, Suyla adlı kişinin başının dertte olduğunu oracıkta öğrendi. Hancı daha fazla hanımı tutamadı. Yerini öğrenir öğrenmez odasına yollandı bendeperver. Hışımla açtı kapıyı. Gözleri Suyla’yı aradı.

Kapının gürültüsüne Müstereb fırladı ve eline aldığı dal parçası gibi görünen asasını yukarı doğru kaldırdı. Kaldırır kaldırmaz etrafında sureti belli olmayan üç beyaz gölge dönmeye başladı. Suyla da kapını gürültüsüne uyandı ve gözleri ilk Müstereb’in yaptığı büyüyü algıladı. Etrafında dönenler sanki birer hayalet gibiydi. Bendeperveri kapıda olduğunu fark etmeden önce merakı hayaletlerin ne işe yaradığıydı. Bendeperver şaşkınlıkla “Vay vay, demek bir medyumla haa” dedi ve ekledi “İğrenç insan nasıl sahibini öldürmek gibi yanlışa kapıldın. Şimdi millet kokusundan benden muhafız kiralamaz. Senin o bencil, düşüncesiz hareketinden dolayı diğer arkadaşlarında madur olacaklar. İsmimizin lekelenmemesi için senin yaşaman haram artık.”

Bu sözleri duyan Müstereb Suyla’nın önüne geçti. Bendeperverin arkasında bulunan iki muhafızın ellerinde gergin olarak bekletilen yaylar, bendeperverin elini aşağıya indirmesiyle serbest bırakıldı. Müstereb’in etrafındaki hayaletler dönmeyi kesti sanki okları bekler gibi genişlediler ve okların ikisi de duvara çarpmışçasına kırılıp yere düştüler. Suyla merakını o anda geçirdi, beyaz gölgelerin kalkan görevini üstlendiğini farkederek. Medyum asasını ileriye doğru bir çeyrek daire çizecek şekilde salladı. Bendeperver ve muhafızlarının üzerine yeşil bir gaz tabakası belirdi. Hanımlar onun zehirli olduğunu düşünerek havayı solumadılar ve hiç bir şey söylemeden oracıktan ayrıldılar.

Suyla başının tekrar derde gireceğini biliyordu ama bu kadar çabuk olabileceği aklına gelmemişti. Medyumla aynı odada kalmak için Müstereb’e, handa kalacak parası olmadığı için dil dökmüştü boyuna ama bu sevimsiz adamın hayatını ikinci kez kurtarmasına minnettardı. Bu kısacık uyku onlara yetmiş görünüyordu. Müstereb başına ne tür bir bela bulaştırdığını düşünürcesine Suyla’ya bakarak daha önce sorması gereken soruyu sordu. “Kimsin sen?”. “Ben kiralık muhafızım. Beni kiralayan sahibim cani birisiydi. Canıma kast etti. Ondan kaçmaya çalıştım beceremedim. Sonra seninle karşılaştık işte” dedi. Suyla sakin bir şekilde ve içinden “Aslında kendimde haklayabilirdim onu” dedi. “Taşıdığın isme layık ol” dedi Müstereb, üzerinden çıkarttıklarını takınırken tekrar. Suyla başındaki belaya aldırmaksızın uykusuna devam etmek niyetindeydi.

Sonraki bölümü okumak için tıklayınız.

2 YORUMLAR

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu yazınız.
Lütfen buraya isminizi giriniz.